18.02.2010
25 Şubat 2010 Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece, Peygamberimiz Hazreti Muhammed
Mustafa'nın (s.a.v.) âlemleri şereflendirdiği mübarek 'Velâdet Kandili'dir. Peygamberimiz Aleyhisselâm İslâm
Dinini insanlara tebliğ (bildirmek) vazifesiyle gelmezden önce, insanlık âlemi öyle bir hale gelmişti ki; Cehaletin getirdiği
kötülükler içerisinde, kabileler arasında kan davaları sürüp gidiyordu. Sadece haram ay sayılan Receb, Zilkade,
Zilhicce ve Muharrem denilen dört ayda harbi bırakıyorlardı. Kabileler halinde idare olunduklarından, Kâbe'de her kabileye ait olmak
üzere 360 adet put doldurulmuştu. Kurulan panayırlarda, yaşayış şartlarından çok ileride edebiyat yarışmaları yapılıyor, şairler ve
hatipler insanları hayli tesir altında tutuyordu.
İnsan hakları ayakaltına alınmış, güçlüler zayıfları eziyor,
köleler ve esirler içler acısı bir halde yaşıyor, kadınlara önem verilmiyor, kız çocukları geçim sıkıntısı veya damat
ayıbı korkusuyla diri diri toprağa gömülüyordu. Ahlâksızlık her tarafı kaplamıştı.
Musevilikten ve Hıristiyanlıktan
uzaklaşmış olan insanlarda, Roma medeniyetinin putperestliği, kötü ahlâkı, her türlü perişanlığı da dinî
inançlara karıştırılmış, iş çığırından çıkmıştı. Papazların şahsî düşüncelerine göre, din
hükümleri çıkarttıkları, para ile Cennet sattıkları, günahkârları affetme gibi hayallere daldıkları, Hıristiyanlığın bir
de üçlü ilâh sapıklığına bulaşmasıyla da hak dinle uzaktan yakından hiç ilgisi kalmamıştı.
Araplar
içerisinde İbrahim Aleyhisselâmın hanif dini üzerine devam eden, Allahü Teâlâ'nın birliğine iman eden
"Hanifler" de vardı. Ancak bunlar adetleri belli olacak kadar az bir sayıdaydılar. Araplar ahdine vefa göstermek, misafire ikramda bulunmak,
sünnet olmak, tırnak kesmek gibi Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail'den kalma bazı sünnetleri de yapıyorlardı. Ne var ki, hak din
üzere olmadıkları için cahillik onları esir etmişti.
İşte gerek Arabistan Yarımadası'nın içine düştüğü
cahillik, gerekse Bizans ve İran Devletlerinin hüküm sürdüğü yerlerdeki sapıklık ve ahlâksızlık, birbirinden aşağı
kalır şekilde değildi. Bütün insanlık âleminin karanlık bulutlar altında ve karışıklık içerisinde yaşadığı bir devirde, onları
bu alçak ve bayağı hayattan kurtarıp ebedî kurtuluş ve saadete ulaştıracak bir Peygamber bekleniyordu. Hıristiyan ve Yahudilerin mukaddes
kitapları böyle bir peygamberin geleceğini, zamanının yaklaştığını bütün alâmetleri ile müjdeliyordu. Bu peygamberin Hazreti
İbrahim a.s. soyundan, Mekke taraflarından çıkacağına dair bilgiler veriliyordu.
Ruhlar bir şey bekliyor, bir nurun, zulmet perdesini
yırtacağını içten içe hissediyordu. Bu önemli konu Merhum Mehmed Akif Ersoy'un "Bir Gece" adlı şiirinde şöyle dile
getirilir.
On dört asır evvel yine bir böyle geceydi
Kumdan ayın on dördü bir öksüz
çıkıverdi
Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler
Hâlbuki kaç bin senedir
bekleşmedelerdi
Nerden görecekler göremezlerdi tabi
Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi
Bir
kere de ma'mure-i dünya o zamanlar
Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi
Sırtlanları geçmişti beşer
yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı
bugün Şark'ı yıkan tefrika derdi
Derken büyüyüp kırkına gelmişti ki öksüz
Başlarda gezen kanlı
ayaklar suya erdi
Bir nefhada kurtardı insanlığı o masum
Bir hamlede kayserleri kisraları yere serdi
Aczin ki,
ezilmekti bütün hakkı, dirildi
Zulmün ki, zeval akılına gelmezdi, geberdi
Alemlere rahmetti evet şer-i
mübini
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi
Dünya neye sahipse onun vergisidir hep
Medyun ona cemiyeti
medyun ona ferdi
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyyet
Ya Rab! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret
İşte
insanlık böyle bir beklenti içindeyken Mekke-i Mükerreme ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhir zaman Peygamberi
Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan
değişimlerin en büyüğü idi. Bu konuya devam etmek istiyoruz. |